8 Ağustos 2017 Salı

Dediğin

Zil çalıyor. Ögrenciler benden önce sınıftan çıkıyor izin almadan. Özgürlüklerin saygısızca öğretildigi bir okul burası. Eşyalarımı almak için iki kat aşağı merdivenlerden inerken yaş sırasına girmeyen kızlar akıyor iki yanımdan.  Müdür muavininin adıyla gülüşerek;

-Yusuf Hoca kızmıyor mu hocam sizin çoraplarınıza? Dediklerinde sabah ne giydiğimi unutmuş bakıyorum çoraplarıma.

Pembe munz.

Öğretmenler odasına geçecekken Kurucu Müdür, trafik polisi gibi öğrenciden öğretmeni ayrıştırdığı vakitle bana odasını işaret ediyor.

-Buyurun hocanım.

Acı bir haber var yüzünde. O ne bilir de; hasta annemden kahır mı geldi?

-Mehmet hoca diyor, bahçesinde elektrik çarpmış artezyenden.

Eski öğretmenlerinden okulun.

Bencilliğime kızıyorum.

Öğrencileri duymasın diye odasında haber veriyor bize. Küçükler ne olsa. 4. sınıf .

Serviste yok Mehmet Hoca. Branş dersi var diye erken çıkmış. Biz, Kurtköy'ün uzak yollarına doğru ilerliyoruz. Sanki bir ön koltukta yüzünü bana dönüp konuşmak için dirseği kırarak yardım almış da; sigaradan sararmış, dudaklarından sarkıp ağzının içine vıcır vıcır dolmuş  bıyıklarının hareketiyle anlatıyor. Kaçıncı kez anlattığını unutarak, hatta; bedenine elektrik  çarptığını, öldüğünü unutarak.

-Hocanım neden "Kargalara bile kalmayan dünya." Derler bilir misin?

Daha dün hangi renk çorabı giydiğimi hatırlamayan ben, sözlerini iyi aklımda tutarım onun. Bilmez.

-Neden hocam?

-Çok yaşar bu kargalar. İkiyüz yıl. İnsanoğluna komazlar dünyayı diyor, sesi çıkmadan.

Cenazeden iki hafta sonra imza sirküsü dolaşıyor okulda. Kılık kıyafet yönetmeliğine uyulması,  kot ve renkli çorap giyilmemesi falan filan.

İmzalıyorum.

-Yahu, diyorum. Bilmiyor musunuz "Kargalara bile kalmayan dünya."

Duymamış gibi yapıyorlar.

Kargalar renkli çorap giymiyor ya, anlamıyorlar.

1 Haziran 2017 Perşembe

Ankara Devlet Tiyatrosu Yeraltından Notlar

Asıl isteğim kitabın nasıl sahnelendiğini görmekti. "Bir Delinin Hatıra Defteri"nde de, "Yeraltından Notlar"da da.

Kendi dünyasında yaşayan her yerli mantıklı deli gibi, hızından zihnimizde yakalayamadığımız düşüncelerin üstün bir dönüşüm ile dile dökülmesiydi yazılanlar. Tek kişilik bir sahne performansına nasıl dönüşürdü iki üç aksesuar ve teknik bir dekorla? Ya da beş kişilik.

Kalem olmasa zırhı delmek oldukça zor olurdu elbet. İnsan bu fraksiyonları zihninde yaşarken ve içinde, içinin ait olmadığı, olmak istemediği  bir aşk  girerse nasıl süslenir, nasıl sunacak kadar güven içerirdi bu sefer?  Konuşurken elde edemediğimiz çabukluğu bir kalem yardımıyla sofraya sunmaktı Dostoveyski'nin yaptığı.

Rusça'dan tercüme edilmiş metinleri okumayı seviyorum. Bana şiir okuyormuşum hissi veriyor. Aslında galiba "Yeraltından Notlar"da da okurken hissettiğim;  konuşurken elde edemediğimiz çabukluğu bir kaleme verilen elektrikle emeğe dönüştürmesiydi Dostoveyski'nin yaptığı.

Murat Çidamlı'nın etkileyici ses tonu ile kilitlendiğim ilk perdede,  denge tahtasına Suat Karausta çıkınca iki şövalyenin karşı karşıya olmasa da bir düello olarak gördüğüm karşılaşması başlamış oldu. Uşağın varlığı, neredeyse sesini dinleyip durduğumuz ama adını asla bilmediğimiz dışa vurulan bir içi, bir masa içinde büzüşüp kalan hallerinin can bulmasıydı. Bir uşak, bir iç sesin kendisiyle baş başa rahatça hayata devam etmesini sağlıyordu iki perde boyunca.

Uşağın kostümü, beyaz ketene -uzaktan da olsa fark edebiliyordum- renkli iplerle işlenmiş motifler, sade ama koltuklardaki sesleri oyuna bağlayan geleneksellik çağrıştıran  bir gömlekti. Gömleğin bileklerindeki döküm ve gömleğin etek kısmında aşağı doğru sarkan iki püskül ise, kopup gidemeyen ve asıl  iç sesi eğlenmeye çağıran, belki de; hayat tutunmasını sağlayan unsurlardan biri olduğunu gösteriyordu.

Diğer eleştirilerde olduğu gibi beni en çok etkileyen, Apollo'nun ve oğlunun farklı benlikler içine girip iç sesi ayak oyunlarında yeniyormuş  gibi masa başında sergiledikleri performans değildi. At arabasına koşulan Apollo'nun performansıydı. Giderek hızlanan ve ritmik hareketlerle estetiği bütünleştiren Suat Karausta'nın performansı. O performansın, bizim izlediğimiz oyunda hiç alkış almaması ise oturduğumuz balkondan daha karanlıktı.

İkinci perde için seyirciye yapılan anons sırasında kendime emirler verirken, çat kapı gördüm Karausta'yı ve kostümün üzerindeki efsunkâr hikayeyi.

Oyun bitip kısa yorumlar yapılırken biraz arkada kalmış olmalıyım ki; yan pastaneye gidip dostlarla gece bitmeden bir çay öncesi tam da dışarısı denilemeyecek alanda, merdivenlerde rastladım Suat Bey'e.

Selam verip yanına gittim. Hiç alkış almayan sahne için kendisine teşekkür etmek istedim izleyici olarak.
-Biliyor musunuz, dedi; bir önceki gece o sahne çok alkış aldı.

Çok başarılı bulduğum detayları -kendimce- ona söylemeseydim zaten oyun yarım kalacaktı. Bir tiyatro sanatçısının aynı zamanda bir virtüöz olması gerektiğini de Neşe't Dert Aşk'tan sonra bir kere daha fark ettim. Bu filmin müziği de, ikinci perdedeki akordiyon sesiydi.


Mütevaziydi tavrı. Vinçten indikten sonra sadece bir kere selam verip kaçan, orada durup saatlerce seyircinin kendisini yüceltmesine izin vermeden kaçan, Beşikçioğlu'nun sahnede bir deli gömleği giydiği gece tavrı kadar mütevazi.

Dostoveyski'nin hayatından bahsetti merdivende ve tabii oyunla aldıkları ödülden.

Rusya'da Putin'in katılımı ile düzenlenen 20. Dostoyevski Oyunları Festivali'ndeki başarılarından.

Nezaketle oyun arasında karşılaştığımızı fark ettiğini bile hatırlattı sohbet esnasında.

Dostlarımı da uzaktan işaret ettim kendisine. Başıyla selamladı.

Milli Judocu olduğunu öğrendim. Zaten nezaketi ve sahnede en küçük varış birimi sayılabilecek adımlarını bile esnek bir disiplinle atmasından sporcu olduğu belliydi.

Bir kere daha Rusya yolcusu olmuşlar yeni bir davetle.

Ayrı kulvarlar olsa da; "Yeraltından Notlar"ın  Demirkubuz tarafından, Engin Günaydın'ın yüksek performansının etkisiyle daha başarıyla uyarlandığını düşünüyorum. Başarılı tiyatro oyununu da Ankara Devlet Tiyatro'sundan seyretmek gerek.


Kitapta geçen aşk mı?
Aşk zaten kitaplarda kaldı.