15 Mart 2016 Salı

Tuba nedir?

Tuba Cennette bir ağaç mıdır, ya da gökyüzünden kopmuş bir kök?

Aysel Gürel gibi oraya buraya, gazete kenarlarına, evde her yerden çıkan kağıt parçalarına, uzun şiir formatlarında whatsapp mesajlarına, fotoğrafların altına roman bile yazılan instagram hesabına, gökyüzüne yazıyormuşum da herkes beni duyuyormuş gibi yazdıklarımı; esir alıp okuduğum kişilerden ve  "müsvetteler de yanar"  sloganından vazgeçip, geçen yıl bu aralar başlamıştım az pişmiş yumurtaları duvarlara vurup çatlatmaya, yazmaya. Hayatımda bir kararla yazarak konuşmaya başlamıştım. Kalıcı olan tek şeyin yazılmış  kelimeler olduğunu tecrübe ederek. Yazmayı bilmek; okurun, yazarın yaşadığını, gördüklerini görmesi, hissetmesi ve oradaymış gibi yaşamasını sağlayacak yeteneğe sahip olmaklık demekti. Bu konudan kendim için çok emin olmasam da...

Bir mektup buldum geçenlerde, benim yazdığım, bana miras kalan, el yazımın geçirdiğim ateşli hastalık öncesi değişmediği eski yazımla.

Korktuklarımı yazmışım.

Nelerden korkar ki insan hayatta?
...

Bir denizciyim ben. Romanım ise Kelebek gibi bir roman. Demek aslında kürek mahkumuyum. Bitmek bilmeyen açıklamalarımı, haklı olduğumu ya da suçsuz olduğumu ve dahi kaçmakta; denize açıldıklarım sonunda yaparım. Denizin derinliği ve mahkumiyetimin aczi, inancımın şiddeti çoğu zaman yolculuğumun seyrini belirler.

Çocukken, evdeki kütüphaneye  ilk bakmaya başladığım zamanlarda Halikarnas Balıkçısı çarptı gözlerime, bir deniz deliliği, serüven, kaçış için bir slogan. Mavi kapaklı bir isyan, terk ediş.
 Aganta Burina Burinata.

Deniz kuşlarını tanıdım sonra.
Kuşlar da kaderleri ile mi uçar?

Evet insanlar da, kuşlar da kaderleri ile yaşar.
İnsanın kaderidir karşılaşmak. Bir kelime ile bir kitapla, bir ruhla, bir insanla.

Kurum kurum gezmelerinin birinde karşılaştık biz de .

Hah, dediler Eylül Hoca burada .
Tanıştırdılar bizi.

Üzerinde renkli bir şalvar vardı onun. 25 inde ama 20 sinde gösterir gibiydi nazik görüntüsü içinde. Bana baktı, bakış açısına hafif meyil vererek, yukarı doğru. Muzipçe güldü. Kim bilir neye güldü?

Yanımdaki masaya verdiler. Üniversiteden arkadaşım; bizim bölümün tanıdığım en Karadeniz adamı, İstanbul'umun Florya kıyıları beraber çalışıyorduk o zaman. Çok tanımıyorduk birbirimizi ama ben; benden daha çok yaşamış iç sesimi ona duyurur olmuştum kısa süre içinde. Hatta yanıma oturur oturmaz. Sonra çok güldük ikimizin de insanlara bu kadar açık oluşuna, hala güleriz ve hatta ben şimdi bile gülüyorum.

Bir eylem adamıydı Tuba. Bozkırın tezenesi ölmüştü o yıl ve bir adam uzaydan aşağı atlamıştı kırmızı bir kanat kafasıyla. O aşkı yazdı, bana da sen atlayışı yaz dedi dergiye. Dergiyle konuştu benim için. Aşağısı neresiydi? Neresiyse neresiydi, biz uçuşu hatırlamayacak mıydık? Yazıyı da zaten başkası yazdı.

Bir eylem adamıydı, bir sıcaklık. Açık bakışlı, sıcacık.

Çok dinledi beni...
Duydu.

Çok.

Hep mantıklı ve tehlikeli  muhakemeler yaptı anlattıklarıma. Çok tehlikelidir aslında muhakeme gücü. Cesur olmak ister, cesaret gerektirir. Resullah'ın (as) dediği gibi genç yüreklerde aranan bir özelliktir. 25 inde gibiydi zaten 20 gösteriyordu. Muhakemeleri hikaye anlatır gibi, hikayeci gibi, elleri gibi, ince ince anlatırdı. Günlerce, gecelerce konuşmuş gibi. Defterlere not aldım yıllar içinde bana söylediklerini. Evet, bu gerçek. Sözlerinin kıpkırmızı iziyle yazılmış, coşku dolu, değişik ve yabancı olmayan ve içimde değiştirip dönüştürebileceğim her cephesini; yani zamana bıraktığım her sözünü not ettim.

Başkasının dilinde kelime, kelimeler olmak ne güzel.

Beni yazmam için hiç kırmadan o teşvik etti. Yazmak yalandır dedi bazen, bazen yaz da gerçek olsun...


Güzel kelimeler söyledi kahve kokuları arasında, canlı müzikle buluştuklarımızda... İstanbul sahilimin Florya Kıyıları ve Karadeniz adamı, yanımızda Ata, hepsinin içinde yazdıklarımdan bahsetti. Yazmak dedi biraz gerçek biraz yalan. Belki teşvik etmek de...  Utanmak da... ama benim inanmaya ihtiyacım olduğu o dönemde; el yüz edebiyatına inandığım kadar inandım ona.

Kuşlar da kaderi ile uçar.
İnsanlar gibi.

Kadınlar kuşlara benzer. Hele bazıları, bazılarının ruhları... Ruh da karakterler gibi yaradılış emrince farklı gömlekler ölçer, diker, giyer bedene. Ruh; hem kalbe hem bedene etkir, sevda gibidir. Bir sevda da başka kalpte aynı ile şekil alamaz bazen. Bunu anlamam yıllarımı aldı. Çok boğmuşum insanları. Artık boğmamaya da özen gösteriyorum. Tuba' yı çok aramıyorum mesela bazen sadece bir çın sesi ile gönderdiğim bir mesaj da selam verip kanatlanıyorum.

Her sabah sımsıkı kucaklayarak selamlamak istiyor gibiydim Tuba'yı.
Şimdilerde de her gördüğümde.

Bir sabah işe geldiğimde Tuba yoktu. Muammalı bir koşturma herkes onu arıyor ama o yok. Damar okumalı çıkışlardan hummalı çıkışlar var ama Tuba yok. Bebeği daha kucağa alınmayacak kadar küçük olduğu için o zamanlar karnında taşıyan dostu bile koşturuyor. Tuba yok. Herkes Tuba'ya koşuyor, herkesin ağzından tek isim Tuba...

Tuba'nın arabası  önüne bir köpek atlama gafletinde bulunmuştu, içinde yaklaşık 5 çift ayakkabı taşıdığı arabasının tekerine taş değmiş, onun için adı duyulmadık otomobil markalarının adı konulmadık teknolojilerle üretmeye can atacağı sürüş şekillerine yeni anlam kattığı şoförlüğü ile önüne çıkan köpekle anlaşamamışlar, köpecik (Bu tabirler kendisinin biricikliğinden gelir. Bana mesela yüreciğine sağlık der. Sorularım sonunda onu gerçekten sevdiğimi anladığım, riya karışmayan  anneye benzeyen yanım benim.) onun hızına ayak uyduramamış, ondan kaçamamıştı.

Sen dedi yanımdan geçtin, el ettim görmedin.

Leyla kim, Mecnun kime denir?

Geçenlerde konuştuk bir arkadaşımla. Sen dedi bindin mi onun arabasına ?
Hayır, dedim.
Bin de gör. Gözü kara nedir, dedi.

Ne ki gözü kara?
Yeşil onun gözleri...

Sabahın erken saatinde küçücük arabasını park eder, vakit uzasın diye kapısını sıkı sıkı kilitler, okur, savurur, savrulurdu. Ağzındaki pıtırtılardan ne döküldüğünü bilemezdiniz. Kollarımı açıp koşarken ona, bir dakika derdi, en sevdiklerinizi sakladığınız işaret parmağıyla...

Parmaklar da insanları taşır, saklar. Mesela küçük parmağınızda en şefkat duyduklarınız yatar, bekleşir. Yüzük parmağınızda kopamadıklarınızla taşıdıklarınız. Orta parmak en uzaklar, uzayıp gidenler, meltem gibi bir rüzgar mesela... Baş parmak başınıza taç ettikleriniz...

Ne okurdu bilmiyorum. Konfeti gibi, yağmurun gökyüzünden dökülenleriydi ağzından dökülenler, bir ışıltıyla buluşuyor yok oluyorlardı. Sonraları  yazdıklarından okudum, türküler tutarmış diline yakışan, dualar okurmuş tespih tanelerine üflemek yerine göğsünün solundan sağına bir büyü gibi.

Büyüdür kelimeler birbirine bağlar; dileklerle insanları.

Ateşimi, ateşlendiğimi anlatmayacağım. O çok gizli.
Değil değil.

Ateşlendiğim gece gözlerimin içine oturan kan kırmızısını hala gittiği her kurumda, ona özel masasında kamburu gibi taşıyor. ( Her yeni resimde, yeni işine ait,  ilk ona bakıyorum.)
İnsanın gözüne değse bir kan kırmızı, yüreğine değmez mi?


Selanik Türküleri söyleyen, kalemi sevdalı dostum benim.
Kuşa benzeyen yanım.


Sohbet ederken, aslında kısa süre birlikte çalıştık ama tanışıklığımız hayli oldu seninle, dedi.

 Bebeğini artık karnında taşıyamayacak kadar büyüdüğü için önce kucağına alan, sonra da aradan geçen üç yıl sonunda sorumlulukları arttığı için kucağında da taşıyamayıp artık sırtında taşımaya başladığı arkadaşı ile konuştuklarını anlattı. Bazen, bazı karşılaşmaları...Telefon kulağımdaydı ama konuşmada yüzünü görmüyor olmam heyecanla sözünü kesmeme yine engel olmuyordu. Temiz  sesi iyileştirirdi her zaman -iyi olman için dua ediyorum diye sorduğu o telefon mesajını asla unutmuyorum ve  o günden beri, kıyamet kopana kadar ve koptuktan sonra dahi iyi olması için ona dua ediyorum, edeceğim- Ona, onu en son gördüğümde arabasına bırakmak için beraber yürürken berrak bir havada  ve bu karşılaşmadan önce uzun olmasını göze aldığım mesajda anlattığım, Mevlevi Felsefesi üzerene doktora yapan, çocuk kitapları yazan dostuma bir Mevlevi şeyhinin dediği gibi; " emeklerin çok kıymetli tabii ama keşke bir gönülde yer alsaydın"larla gönlümdeki yerini ve ona geçen yıl ruhuma bir siparişle yazıp, şiir içinde yer alan "Tuba Cennette Bir Ağaç Mıdır?" dizelerini, kalbin TDK Türkçe Büyük Sözlüğünde sürekli yenilenen  baskılarında yer alan yürek, gönül, can  tanımlarının hepsi içinde yaşayan bazen tarifsiz kalan ve karşılık beklemeyen dostluğunu ve sevgisini hatırlattım. İlk Ata'ya okumuştum yazdıklarımı. Bunların hepsi aynı kelime, dedi. Oysa Agos Gazetesinde bir köşe yazısında rastlamıştım kalbin anatomik olarak tek anlamı çağrıştırdığını dışarıdan bakınca, içine kelimelerle girince de nelere yönlendiğini. Demek bazen yabancı bildikleriniz sizi sizden daha iyi tanır. Ya da bazen Tuba'ya dediğimden;

birinde değerli olduğun gibi herkesin seni öyle görmesini diler insan, hepimizde olduğu gibi, birinde yeni başlamış gibi...


"İzin verdiğin kadar yanında kalmak isterim, dedim."
" Yan yana olmak bile karşılıklıdır vefa ölçüsünde, dedi."



Yazacak çok şey var. Konuşacak, anlatacak diyelim. Beş duyusu, hissiz bir insanın bile hissedeceği kadar yüklü dostum.


 Burayı köşem gibi görüyorum. Bir hayal kuruyorum. Okuma koltuğum ve not aldığım masa lambasının aydınlattığı köşemden her şeyi konuşuyormuşum sevdiklerime, sevdiklerimi anlatıyormuşum gibi geliyor. Dedim ya; boğmuşum insanları çok sevmekten, artık boğmamaya özen gösteriyorum. Kendi kendime okuyor, yazıyor, konuşuyor, tek nefesle içime çekiyorum.

Doğum günü geldi Tuba'nın.

20 gösterip 25 inden 26 sına giriyor.

Tek kalıcı olanlar kelimelerdir.

Bu yazıyı düzenleyip kendisine hediye edeceğim ama içimde çok birikti, yazmak istedim. Limonlu doğum günü pastalarına notlar yazarım, işim budur benim...


Affına ve affınıza sığınarak.

Not: Kelebeğin aslı Tuba'dır bir e-postada, bende de bir kitapta...