8 Ağustos 2017 Salı

Dediğin

Zil çalıyor. Ögrenciler benden önce sınıftan çıkıyor izin almadan. Özgürlüklerin saygısızca öğretildigi bir okul burası. Eşyalarımı almak için iki kat aşağı merdivenlerden inerken yaş sırasına girmeyen kızlar akıyor iki yanımdan.  Müdür muavininin adıyla gülüşerek;

-Yusuf Hoca kızmıyor mu hocam sizin çoraplarınıza? Dediklerinde sabah ne giydiğimi unutmuş bakıyorum çoraplarıma.

Pembe munz.

Öğretmenler odasına geçecekken Kurucu Müdür, trafik polisi gibi öğrenciden öğretmeni ayrıştırdığı vakitle bana odasını işaret ediyor.

-Buyurun hocanım.

Acı bir haber var yüzünde. O ne bilir de; hasta annemden kahır mı geldi?

-Mehmet hoca diyor, bahçesinde elektrik çarpmış artezyenden.

Eski öğretmenlerinden okulun.

Bencilliğime kızıyorum.

Öğrencileri duymasın diye odasında haber veriyor bize. Küçükler ne olsa. 4. sınıf .

Serviste yok Mehmet Hoca. Branş dersi var diye erken çıkmış. Biz, Kurtköy'ün uzak yollarına doğru ilerliyoruz. Sanki bir ön koltukta yüzünü bana dönüp konuşmak için dirseği kırarak yardım almış da; sigaradan sararmış, dudaklarından sarkıp ağzının içine vıcır vıcır dolmuş  bıyıklarının hareketiyle anlatıyor. Kaçıncı kez anlattığını unutarak, hatta; bedenine elektrik  çarptığını, öldüğünü unutarak.

-Hocanım neden "Kargalara bile kalmayan dünya." Derler bilir misin?

Daha dün hangi renk çorabı giydiğimi hatırlamayan ben, sözlerini iyi aklımda tutarım onun. Bilmez.

-Neden hocam?

-Çok yaşar bu kargalar. İkiyüz yıl. İnsanoğluna komazlar dünyayı diyor, sesi çıkmadan.

Cenazeden iki hafta sonra imza sirküsü dolaşıyor okulda. Kılık kıyafet yönetmeliğine uyulması,  kot ve renkli çorap giyilmemesi falan filan.

İmzalıyorum.

-Yahu, diyorum. Bilmiyor musunuz "Kargalara bile kalmayan dünya."

Duymamış gibi yapıyorlar.

Kargalar renkli çorap giymiyor ya, anlamıyorlar.

1 Haziran 2017 Perşembe

Ankara Devlet Tiyatrosu Yeraltından Notlar

Asıl isteğim kitabın nasıl sahnelendiğini görmekti. "Bir Delinin Hatıra Defteri"nde de, "Yeraltından Notlar"da da.

Kendi dünyasında yaşayan her yerli mantıklı deli gibi, hızından zihnimizde yakalayamadığımız düşüncelerin üstün bir dönüşüm ile dile dökülmesiydi yazılanlar. Tek kişilik bir sahne performansına nasıl dönüşürdü iki üç aksesuar ve teknik bir dekorla? Ya da beş kişilik.

Kalem olmasa zırhı delmek oldukça zor olurdu elbet. İnsan bu fraksiyonları zihninde yaşarken ve içinde, içinin ait olmadığı, olmak istemediği  bir aşk  girerse nasıl süslenir, nasıl sunacak kadar güven içerirdi bu sefer?  Konuşurken elde edemediğimiz çabukluğu bir kalem yardımıyla sofraya sunmaktı Dostoveyski'nin yaptığı.

Rusça'dan tercüme edilmiş metinleri okumayı seviyorum. Bana şiir okuyormuşum hissi veriyor. Aslında galiba "Yeraltından Notlar"da da okurken hissettiğim;  konuşurken elde edemediğimiz çabukluğu bir kaleme verilen elektrikle emeğe dönüştürmesiydi Dostoveyski'nin yaptığı.

Murat Çidamlı'nın etkileyici ses tonu ile kilitlendiğim ilk perdede,  denge tahtasına Suat Karausta çıkınca iki şövalyenin karşı karşıya olmasa da bir düello olarak gördüğüm karşılaşması başlamış oldu. Uşağın varlığı, neredeyse sesini dinleyip durduğumuz ama adını asla bilmediğimiz dışa vurulan bir içi, bir masa içinde büzüşüp kalan hallerinin can bulmasıydı. Bir uşak, bir iç sesin kendisiyle baş başa rahatça hayata devam etmesini sağlıyordu iki perde boyunca.

Uşağın kostümü, beyaz ketene -uzaktan da olsa fark edebiliyordum- renkli iplerle işlenmiş motifler, sade ama koltuklardaki sesleri oyuna bağlayan geleneksellik çağrıştıran  bir gömlekti. Gömleğin bileklerindeki döküm ve gömleğin etek kısmında aşağı doğru sarkan iki püskül ise, kopup gidemeyen ve asıl  iç sesi eğlenmeye çağıran, belki de; hayat tutunmasını sağlayan unsurlardan biri olduğunu gösteriyordu.

Diğer eleştirilerde olduğu gibi beni en çok etkileyen, Apollo'nun ve oğlunun farklı benlikler içine girip iç sesi ayak oyunlarında yeniyormuş  gibi masa başında sergiledikleri performans değildi. At arabasına koşulan Apollo'nun performansıydı. Giderek hızlanan ve ritmik hareketlerle estetiği bütünleştiren Suat Karausta'nın performansı. O performansın, bizim izlediğimiz oyunda hiç alkış almaması ise oturduğumuz balkondan daha karanlıktı.

İkinci perde için seyirciye yapılan anons sırasında kendime emirler verirken, çat kapı gördüm Karausta'yı ve kostümün üzerindeki efsunkâr hikayeyi.

Oyun bitip kısa yorumlar yapılırken biraz arkada kalmış olmalıyım ki; yan pastaneye gidip dostlarla gece bitmeden bir çay öncesi tam da dışarısı denilemeyecek alanda, merdivenlerde rastladım Suat Bey'e.

Selam verip yanına gittim. Hiç alkış almayan sahne için kendisine teşekkür etmek istedim izleyici olarak.
-Biliyor musunuz, dedi; bir önceki gece o sahne çok alkış aldı.

Çok başarılı bulduğum detayları -kendimce- ona söylemeseydim zaten oyun yarım kalacaktı. Bir tiyatro sanatçısının aynı zamanda bir virtüöz olması gerektiğini de Neşe't Dert Aşk'tan sonra bir kere daha fark ettim. Bu filmin müziği de, ikinci perdedeki akordiyon sesiydi.


Mütevaziydi tavrı. Vinçten indikten sonra sadece bir kere selam verip kaçan, orada durup saatlerce seyircinin kendisini yüceltmesine izin vermeden kaçan, Beşikçioğlu'nun sahnede bir deli gömleği giydiği gece tavrı kadar mütevazi.

Dostoveyski'nin hayatından bahsetti merdivende ve tabii oyunla aldıkları ödülden.

Rusya'da Putin'in katılımı ile düzenlenen 20. Dostoyevski Oyunları Festivali'ndeki başarılarından.

Nezaketle oyun arasında karşılaştığımızı fark ettiğini bile hatırlattı sohbet esnasında.

Dostlarımı da uzaktan işaret ettim kendisine. Başıyla selamladı.

Milli Judocu olduğunu öğrendim. Zaten nezaketi ve sahnede en küçük varış birimi sayılabilecek adımlarını bile esnek bir disiplinle atmasından sporcu olduğu belliydi.

Bir kere daha Rusya yolcusu olmuşlar yeni bir davetle.

Ayrı kulvarlar olsa da; "Yeraltından Notlar"ın  Demirkubuz tarafından, Engin Günaydın'ın yüksek performansının etkisiyle daha başarıyla uyarlandığını düşünüyorum. Başarılı tiyatro oyununu da Ankara Devlet Tiyatro'sundan seyretmek gerek.


Kitapta geçen aşk mı?
Aşk zaten kitaplarda kaldı.

11 Ağustos 2016 Perşembe

İnsanlar seni severse gitmek zorunda kalmazsın.
Dogville

Evimi çok özledim.
Eylül.

23 Mart 2016 Çarşamba

Adele 25

                                                                                 
                                                                                      

      Sevgi neymiş biliyor musunuz?

   Freudian teoriye göre, ya da Big Bang, ya da yaradılış hükmünce? Açıklayamayacak kadar yorgunum. Açıklamaya çalıştıkça, yaşamaya da çalışıyorum, bellek kasıyor.

      Sevgi neymiş biliyor musunuz?

    İnsanın aradığı yegane şeymiş. Freud, anne karnına dönmek istediğimizi söyler. Oradan ayrıldığımız için çok ağladığımızı, onu bir zaman döngüsüne oturtursak; anne, arkadaş, karşı cins, evlat sevgisi için kulaç atıp durduğumuzu, kıyıdan çok uzak mıyım diye geriye dönüp dönüp baktığımızı içinde yüzdüğümüz denizde.  Big Bang; insan kanı bileşiminin en çok deniz suyu bileşenine yakın olduğu için kanının denizin içinden geçtiğini ve  huzur bulduğunu, denize çabaladığını ve  yaradılış hükmü ise insanın yeryüzünde kaldığı ölçüde sevgiyi aradığını anlatır.

      Ve hepsi ilahi öğretilerdir.- Freud'un sıkı bir Yahudi olduğu, Big Bang'in yaradılış hükmüne en yakın teori olduğunun düşünüldüğü  ayrıntısı-

       Ben sevgiyi Adele' de keskin ve net görüyorum.

Zaman verildiği için teşekkür ederim.
Herkese nezaketi ve gösterdiği teveccüh için teşekkür ederim.
Çok eğlenceli olduğunu söyledikleri için teşekkür ederim.
Dinlediğiniz,
Tekrar hayatınızda olmama izin verdiğiniz için teşekkür ederim.

     Sevginin hayatımızda olması, küçük bir tevazu göstergesidir. -oğlu doğduktan sonra bile evini değiştirmediği ayrıntısı-

     Yazdıklarınız - anne olduktan sonra anneliğin verdiği gazla bir albüm yapıp beğenmeyip çöpe attım dediği ve oğlunun büyümesi inceliklerini kaçırmak istemediği için önümüzdeki 5 yıl müziğe ara vermek istediği ayrıntısı- isterseniz notalara dökün ya da aşağıda okuyacağınız ipuçlarına, başkalarının hayatına girmek, Leo' nun dediği gibi kök salmaktır. Ayakta kaldığı sürece insanın, kendini bulma çabasıdır.

     Yaradılış hükmünce sevgi; albümün çıkış şarkısı sonrası yayınladığı "When We Were Young" ın kilise müziği etkisi ve giydiği kıyafetle gözler önüne sermesidir "religious" yapısını. -bu kelime dindar kelimesine çevirmek istemeyeceğim kadar merhamet ve yakınlık içeriyor. Dindar kelimesi içinde biraz hissizlik buluyorum.- Bu şarkıda olduğu gibi koro yankıları da elbette albümde çok etkili. Bu kısımları için albümde Pharell Williams ile çalışmış olduğu aşikar.

Albüm geldi İngiltere'den. 
3 gün almaya gidemedim.
Bazen orucu uzatmak istersiniz açlığın tadından.
Onun gibi.

Gece Karanlık.
Saat 22:30
Önce içimden geçirdiklerim bitti, sonra albümün içini açtım o başlasın diye.
yazı yok, resim yok bir korsan cd gibi...
sadece anlatmak istenen kırmızı rakamla damgalanmış.

25


     Ayrıntıdaki her şey zaten yukarıda olduğu gibi albüm içindeki kitapta yazıyor.

Zaman verildiği için teşekkür ederim.
Herkese nezaketi ve gösterdiği teveccüh için teşekkür ederim.
Çok eğlenceli olduğunu söyledikleri için teşekkür ederim.
Dinlediğiniz
Tekrar hayatınızda olmama izin verdiğiniz için teşekkür ederim.

     Albümlerin kitap olmadığını kim söyledi? Şiir, hikaye kitabı ya da roman. İsterseniz anlatacağınızı tek satırda koca bir hikaye yapmaz mısınız? 

     Roman nedir diye hep tartışılır ya... Ne kadardır, kelimelerin ve dahi paragrafların uzunluğunun ölçüsü var mıdır? Bir insan gibi midir roman tek vücut ve mükemmel tasarı? Omuzları, tırnakları, ayakları, göğüs kafesi, sırtı, bütün kuvveti... kaç kelimeden oluşur? Uzuvları tam mıdır?

cevap yok.

     Hiç bir ölçüsü yok kitabın içindeki roman ya da hikaye türünün. 25' i bencil ve şımarık yapan da bu. Anlatmak istediklerini roman dizininde bir albümde toplamış. Şiirleri ile roman yazmış Adele.
-Cemal Süreyya'nın her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile sözü ayrıntısı

Kırmızı kabartmada albümün üstünde 25 yazıyordu.
Kapatın gözlerinizi...

     Yeni tanıştığınız birinin ellerini keşfetmek gibiydi. Ellerini okumak gibi, okuyarak tanımaya başlamak.


    İki sosyolog çocuk başladı bizde. İkisi de İzmir' li. Biri masamın çaprazında oturuyor. Grammy Ödülleri hakkında ne düşünüyorsunuz, dedim. Çok dinlemedik adayları ama Adele olsaydı toplardı ödülleri, dedi. Güldü biri.

Adele olsaydı,
olsaydı...
olsaydı...

     O yoktu Grammy' de ama sonrasında zaten BRIT ödüllüleri silip süpürdü. Ağlaması ve heyecanlı ifadesi dikkat çekiciydi. Doğal geliyor bana. Mimikleri insanın işarettir yüzünde göz ucuyla çizdiğiniz. Kalbinden geçeni okuyamazsınız ama feraset bir ilimdir -

Feraset zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlakını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi demektir.
Feraset iki türlüdür. Biri bir nevi ilham eseridir ki, sebebi bilinmeksizin meydana gelir. Diğeri bir kazanma eseridir ki, muhtelif tabiatlara vakıf olmak sebebiyle meydan gelir

-ve en ummadığınız kişilerin bile duygularınızı okuyabileceği ayrıntısı-


     Ses tonlarımız kızışmaya başlayınca diğeri sahip çıktı arkadaşına.

"Sosyolog ya bilir o, dedi."


      2015 yılında İngiltere'de en çok satan albümlerin kadın solo albümü olması, Adele'in haftada kendisine yaklaşık 4 parça sipariş verilen Sia 'nın albümü için bestelediği şarkıları kullanmadan toplumun nabzını tutarak bir devrimci edasıyla ya da toplum bilim uzmanı, tek yumruk şiirlerden oluşan bir albüm ortaya çıkartması bunun göstergesi değil mi?

-Waldo sen neden burada değilsin?-

Kestik.
Şarkılar.


1.  Hello

Söyleyecek çok şeyi söyledim zaten...

en önemlisi ne?
"himaye"  yazan bir dövme.

ve
Yönetmenin Adele' i gelecek yıl bir film için ikna etmesi.


2.  Send My Love

     Albümdeki hareketli parçaların tıklanma rekoru kıracak olanı budur, Youtube 'da yayınlanmaya başlayınca. Erkeklerin kadınları eğitme istekleri ve eğilimlerinden bahsediyor. Bir erkek feraset alimi ile konuştum bu konuyu. Evet maalesef erkeklerin böyle bencilce duyguları var, dedi. Eğitmek...İlişkide bireyselliği kaybetmemeli ve bireyselliğini göz ardı edecek ve aman aman değiştirmeye çalışacak sürüş teknikleri denenmemeli. Şeytanına bile saygı duyulmalı. Kesinlikle haklısınız, onu sevmek zorunda değilsiniz, değiliz, değilsin, değilim ama evet saygı duymak zorundasınız, saygı duymak zorundayız,  zorundasın,  zorundayım.

Selam olsun.
Değiştirmeye çalışanlara
Hah!

-Arkadan ağlayanlara da gönderilebileceği ayrıntısı-
(burada sesi açalım)

Hah Ha
Send my love to new lover
Treat her better


3. I miss you

başucumda hazır bekler.
bir  kalem seni yazar
bir defter sen.
bir de hayalin,

 tarifsiz.



4.When we were young

You still look like a movie
You still sound like a song
My God, this reminds me
When we were young


Telefondaki uykulu sesin
tanımadı beni
ilk duyduğumda beni çok etkiledi dediğin sesim
ve unuttuğun her şeyim.
Adımlarımla
 halim
...


5.Remedy

When the pain cuts you deep
When the night keeps you from sleeping
Just look and you will see that I will be your remedy
When the world seems so cruel
And your heart makes you feel like a fool
I promise you will see that
I will be your remedy


...
oysa
bildiğim halde
kitap okumayı sevmediğini,
Soğuk gecelerde kahverengi, ince deri montunla üşüdüğünü,
taşıdığın için kız arkadaşının eşyalarını,
hep kızdım sana.

bana aldığın albümde şarkı
"seni bu andan itibaren bilmezsem
bir daha hiç bilmeyeceğimi"
çalarak başladığı için de...


daha da kızıyorum düşündükçe.
Şimdi sesimi tanımadığın gibi,
hiç tanımadın beni.


hiç bilmedin.
zaten hiç bilemeyeceksin.



8. Love In The Dark

I cant love you in the dark
It fells like we're oceans apart
there's so much space between us 
Everything changed me


Adın ne senin, dedim.
Adını söyleyemiyor.
Okyanus,
İki yaşında dedi annesi.

Ben de Eylül,
dedim.
Eylül' lerin en yaşlısı.

Anlamış gibi güldü.


İzin istedim.
Ellerini aldım ellerime.
Baktım,
çoktan içimden haykırmaya başlamışım -okyanusa-


"Ellerimle ellerini tuttum.
Yarası da tam oradaymış."




9. Million Years Ago

     Tınısını Ahmet Kaya'dan aldığı çok konuşuldu. Öyle mi, değil mi, bilmiyoruz ama biraz soğuttu mu, uzaklaştırdı mı bizi melodiden?
Açıkçası beni evet.

     Sözlerinin daha etkin bir melodi ile özelikle albümü sarpa saran piano ile çok daha  iyi bir başarı yakalayabileceğini düşündüm.




10. All I Ask

This is my last night with you


tam da bugün 46 yaşındasın.
annenin
hâlâ bayramlık çocuğu,
uzağı hatırlayamayan babanın yakını,
benimse;
sonu üç nokta olan hayatımın
ilk noktası
sensin.


11. Sweetest Devotion



Bahar dallarından saçlarına kırkyama yaptım bugün.
Aykuşağıymış saçların.
Pencereden üflediğin kelimelermiş alacaların.
Kimsenin duymadığı.
Gökkuşağı olmuş.
Gecenin karanlığında,
Ayışığında.



     Albüm,  hakkettiği başarıyı sağladı. Yalnız, ben yaşım gereği- yaşlanmaya başladığım ama asla öyle olmadığım ayrıntısı- galiba albümde biraz tekrara düşmüşlük hissetmeye başladım. Gezdiğiniz yerlerde daha önce yaşadığınız hissi gibi bir his bu. Her yer birbirine benzemeye başlıyor bir süre sonra. Bu beni biraz düşündürdü. Sözleriyle kendini yaşlı hissettiğini ve geçmişi bu kadar bize taşımasını artık sevmiyorum. Biraz daha canlı şeyler bekliyorum ondan, yaşına uygun. Aksanının bu kadar anlaşılmaz olup, şarkılarını bu kadar anlaşılır olması da kuşa benzeyen ruhundan işte. Kuşa benzer bazı kadınlar ve bazılarının sesi sigara kokar.


Albümdeki tüm mühendis desteklerine ben de teşekkür ederim.

Not: yeni yazmaya başladığım internet haber sitesi bile kısa kes diyor, kesemiyorum hocam.





15 Mart 2016 Salı

Tuba nedir?

Tuba Cennette bir ağaç mıdır, ya da gökyüzünden kopmuş bir kök?

Aysel Gürel gibi oraya buraya, gazete kenarlarına, evde her yerden çıkan kağıt parçalarına, uzun şiir formatlarında whatsapp mesajlarına, fotoğrafların altına roman bile yazılan instagram hesabına, gökyüzüne yazıyormuşum da herkes beni duyuyormuş gibi yazdıklarımı; esir alıp okuduğum kişilerden ve  "müsvetteler de yanar"  sloganından vazgeçip, geçen yıl bu aralar başlamıştım az pişmiş yumurtaları duvarlara vurup çatlatmaya, yazmaya. Hayatımda bir kararla yazarak konuşmaya başlamıştım. Kalıcı olan tek şeyin yazılmış  kelimeler olduğunu tecrübe ederek. Yazmayı bilmek; okurun, yazarın yaşadığını, gördüklerini görmesi, hissetmesi ve oradaymış gibi yaşamasını sağlayacak yeteneğe sahip olmaklık demekti. Bu konudan kendim için çok emin olmasam da...

Bir mektup buldum geçenlerde, benim yazdığım, bana miras kalan, el yazımın geçirdiğim ateşli hastalık öncesi değişmediği eski yazımla.

Korktuklarımı yazmışım.

Nelerden korkar ki insan hayatta?
...

Bir denizciyim ben. Romanım ise Kelebek gibi bir roman. Demek aslında kürek mahkumuyum. Bitmek bilmeyen açıklamalarımı, haklı olduğumu ya da suçsuz olduğumu ve dahi kaçmakta; denize açıldıklarım sonunda yaparım. Denizin derinliği ve mahkumiyetimin aczi, inancımın şiddeti çoğu zaman yolculuğumun seyrini belirler.

Çocukken, evdeki kütüphaneye  ilk bakmaya başladığım zamanlarda Halikarnas Balıkçısı çarptı gözlerime, bir deniz deliliği, serüven, kaçış için bir slogan. Mavi kapaklı bir isyan, terk ediş.
 Aganta Burina Burinata.

Deniz kuşlarını tanıdım sonra.
Kuşlar da kaderleri ile mi uçar?

Evet insanlar da, kuşlar da kaderleri ile yaşar.
İnsanın kaderidir karşılaşmak. Bir kelime ile bir kitapla, bir ruhla, bir insanla.

Kurum kurum gezmelerinin birinde karşılaştık biz de .

Hah, dediler Eylül Hoca burada .
Tanıştırdılar bizi.

Üzerinde renkli bir şalvar vardı onun. 25 inde ama 20 sinde gösterir gibiydi nazik görüntüsü içinde. Bana baktı, bakış açısına hafif meyil vererek, yukarı doğru. Muzipçe güldü. Kim bilir neye güldü?

Yanımdaki masaya verdiler. Üniversiteden arkadaşım; bizim bölümün tanıdığım en Karadeniz adamı, İstanbul'umun Florya kıyıları beraber çalışıyorduk o zaman. Çok tanımıyorduk birbirimizi ama ben; benden daha çok yaşamış iç sesimi ona duyurur olmuştum kısa süre içinde. Hatta yanıma oturur oturmaz. Sonra çok güldük ikimizin de insanlara bu kadar açık oluşuna, hala güleriz ve hatta ben şimdi bile gülüyorum.

Bir eylem adamıydı Tuba. Bozkırın tezenesi ölmüştü o yıl ve bir adam uzaydan aşağı atlamıştı kırmızı bir kanat kafasıyla. O aşkı yazdı, bana da sen atlayışı yaz dedi dergiye. Dergiyle konuştu benim için. Aşağısı neresiydi? Neresiyse neresiydi, biz uçuşu hatırlamayacak mıydık? Yazıyı da zaten başkası yazdı.

Bir eylem adamıydı, bir sıcaklık. Açık bakışlı, sıcacık.

Çok dinledi beni...
Duydu.

Çok.

Hep mantıklı ve tehlikeli  muhakemeler yaptı anlattıklarıma. Çok tehlikelidir aslında muhakeme gücü. Cesur olmak ister, cesaret gerektirir. Resullah'ın (as) dediği gibi genç yüreklerde aranan bir özelliktir. 25 inde gibiydi zaten 20 gösteriyordu. Muhakemeleri hikaye anlatır gibi, hikayeci gibi, elleri gibi, ince ince anlatırdı. Günlerce, gecelerce konuşmuş gibi. Defterlere not aldım yıllar içinde bana söylediklerini. Evet, bu gerçek. Sözlerinin kıpkırmızı iziyle yazılmış, coşku dolu, değişik ve yabancı olmayan ve içimde değiştirip dönüştürebileceğim her cephesini; yani zamana bıraktığım her sözünü not ettim.

Başkasının dilinde kelime, kelimeler olmak ne güzel.

Beni yazmam için hiç kırmadan o teşvik etti. Yazmak yalandır dedi bazen, bazen yaz da gerçek olsun...


Güzel kelimeler söyledi kahve kokuları arasında, canlı müzikle buluştuklarımızda... İstanbul sahilimin Florya Kıyıları ve Karadeniz adamı, yanımızda Ata, hepsinin içinde yazdıklarımdan bahsetti. Yazmak dedi biraz gerçek biraz yalan. Belki teşvik etmek de...  Utanmak da... ama benim inanmaya ihtiyacım olduğu o dönemde; el yüz edebiyatına inandığım kadar inandım ona.

Kuşlar da kaderi ile uçar.
İnsanlar gibi.

Kadınlar kuşlara benzer. Hele bazıları, bazılarının ruhları... Ruh da karakterler gibi yaradılış emrince farklı gömlekler ölçer, diker, giyer bedene. Ruh; hem kalbe hem bedene etkir, sevda gibidir. Bir sevda da başka kalpte aynı ile şekil alamaz bazen. Bunu anlamam yıllarımı aldı. Çok boğmuşum insanları. Artık boğmamaya da özen gösteriyorum. Tuba' yı çok aramıyorum mesela bazen sadece bir çın sesi ile gönderdiğim bir mesaj da selam verip kanatlanıyorum.

Her sabah sımsıkı kucaklayarak selamlamak istiyor gibiydim Tuba'yı.
Şimdilerde de her gördüğümde.

Bir sabah işe geldiğimde Tuba yoktu. Muammalı bir koşturma herkes onu arıyor ama o yok. Damar okumalı çıkışlardan hummalı çıkışlar var ama Tuba yok. Bebeği daha kucağa alınmayacak kadar küçük olduğu için o zamanlar karnında taşıyan dostu bile koşturuyor. Tuba yok. Herkes Tuba'ya koşuyor, herkesin ağzından tek isim Tuba...

Tuba'nın arabası  önüne bir köpek atlama gafletinde bulunmuştu, içinde yaklaşık 5 çift ayakkabı taşıdığı arabasının tekerine taş değmiş, onun için adı duyulmadık otomobil markalarının adı konulmadık teknolojilerle üretmeye can atacağı sürüş şekillerine yeni anlam kattığı şoförlüğü ile önüne çıkan köpekle anlaşamamışlar, köpecik (Bu tabirler kendisinin biricikliğinden gelir. Bana mesela yüreciğine sağlık der. Sorularım sonunda onu gerçekten sevdiğimi anladığım, riya karışmayan  anneye benzeyen yanım benim.) onun hızına ayak uyduramamış, ondan kaçamamıştı.

Sen dedi yanımdan geçtin, el ettim görmedin.

Leyla kim, Mecnun kime denir?

Geçenlerde konuştuk bir arkadaşımla. Sen dedi bindin mi onun arabasına ?
Hayır, dedim.
Bin de gör. Gözü kara nedir, dedi.

Ne ki gözü kara?
Yeşil onun gözleri...

Sabahın erken saatinde küçücük arabasını park eder, vakit uzasın diye kapısını sıkı sıkı kilitler, okur, savurur, savrulurdu. Ağzındaki pıtırtılardan ne döküldüğünü bilemezdiniz. Kollarımı açıp koşarken ona, bir dakika derdi, en sevdiklerinizi sakladığınız işaret parmağıyla...

Parmaklar da insanları taşır, saklar. Mesela küçük parmağınızda en şefkat duyduklarınız yatar, bekleşir. Yüzük parmağınızda kopamadıklarınızla taşıdıklarınız. Orta parmak en uzaklar, uzayıp gidenler, meltem gibi bir rüzgar mesela... Baş parmak başınıza taç ettikleriniz...

Ne okurdu bilmiyorum. Konfeti gibi, yağmurun gökyüzünden dökülenleriydi ağzından dökülenler, bir ışıltıyla buluşuyor yok oluyorlardı. Sonraları  yazdıklarından okudum, türküler tutarmış diline yakışan, dualar okurmuş tespih tanelerine üflemek yerine göğsünün solundan sağına bir büyü gibi.

Büyüdür kelimeler birbirine bağlar; dileklerle insanları.

Ateşimi, ateşlendiğimi anlatmayacağım. O çok gizli.
Değil değil.

Ateşlendiğim gece gözlerimin içine oturan kan kırmızısını hala gittiği her kurumda, ona özel masasında kamburu gibi taşıyor. ( Her yeni resimde, yeni işine ait,  ilk ona bakıyorum.)
İnsanın gözüne değse bir kan kırmızı, yüreğine değmez mi?


Selanik Türküleri söyleyen, kalemi sevdalı dostum benim.
Kuşa benzeyen yanım.


Sohbet ederken, aslında kısa süre birlikte çalıştık ama tanışıklığımız hayli oldu seninle, dedi.

 Bebeğini artık karnında taşıyamayacak kadar büyüdüğü için önce kucağına alan, sonra da aradan geçen üç yıl sonunda sorumlulukları arttığı için kucağında da taşıyamayıp artık sırtında taşımaya başladığı arkadaşı ile konuştuklarını anlattı. Bazen, bazı karşılaşmaları...Telefon kulağımdaydı ama konuşmada yüzünü görmüyor olmam heyecanla sözünü kesmeme yine engel olmuyordu. Temiz  sesi iyileştirirdi her zaman -iyi olman için dua ediyorum diye sorduğu o telefon mesajını asla unutmuyorum ve  o günden beri, kıyamet kopana kadar ve koptuktan sonra dahi iyi olması için ona dua ediyorum, edeceğim- Ona, onu en son gördüğümde arabasına bırakmak için beraber yürürken berrak bir havada  ve bu karşılaşmadan önce uzun olmasını göze aldığım mesajda anlattığım, Mevlevi Felsefesi üzerene doktora yapan, çocuk kitapları yazan dostuma bir Mevlevi şeyhinin dediği gibi; " emeklerin çok kıymetli tabii ama keşke bir gönülde yer alsaydın"larla gönlümdeki yerini ve ona geçen yıl ruhuma bir siparişle yazıp, şiir içinde yer alan "Tuba Cennette Bir Ağaç Mıdır?" dizelerini, kalbin TDK Türkçe Büyük Sözlüğünde sürekli yenilenen  baskılarında yer alan yürek, gönül, can  tanımlarının hepsi içinde yaşayan bazen tarifsiz kalan ve karşılık beklemeyen dostluğunu ve sevgisini hatırlattım. İlk Ata'ya okumuştum yazdıklarımı. Bunların hepsi aynı kelime, dedi. Oysa Agos Gazetesinde bir köşe yazısında rastlamıştım kalbin anatomik olarak tek anlamı çağrıştırdığını dışarıdan bakınca, içine kelimelerle girince de nelere yönlendiğini. Demek bazen yabancı bildikleriniz sizi sizden daha iyi tanır. Ya da bazen Tuba'ya dediğimden;

birinde değerli olduğun gibi herkesin seni öyle görmesini diler insan, hepimizde olduğu gibi, birinde yeni başlamış gibi...


"İzin verdiğin kadar yanında kalmak isterim, dedim."
" Yan yana olmak bile karşılıklıdır vefa ölçüsünde, dedi."



Yazacak çok şey var. Konuşacak, anlatacak diyelim. Beş duyusu, hissiz bir insanın bile hissedeceği kadar yüklü dostum.


 Burayı köşem gibi görüyorum. Bir hayal kuruyorum. Okuma koltuğum ve not aldığım masa lambasının aydınlattığı köşemden her şeyi konuşuyormuşum sevdiklerime, sevdiklerimi anlatıyormuşum gibi geliyor. Dedim ya; boğmuşum insanları çok sevmekten, artık boğmamaya özen gösteriyorum. Kendi kendime okuyor, yazıyor, konuşuyor, tek nefesle içime çekiyorum.

Doğum günü geldi Tuba'nın.

20 gösterip 25 inden 26 sına giriyor.

Tek kalıcı olanlar kelimelerdir.

Bu yazıyı düzenleyip kendisine hediye edeceğim ama içimde çok birikti, yazmak istedim. Limonlu doğum günü pastalarına notlar yazarım, işim budur benim...


Affına ve affınıza sığınarak.

Not: Kelebeğin aslı Tuba'dır bir e-postada, bende de bir kitapta...



31 Ekim 2015 Cumartesi

Adele Hello





Yazmasam n'olur ki?  
...    

Hiç.

Yazsam ?
...

 Hiç.
Hele  bir günlük bir anne öldükten sonra sağımda.


Bir hiç uğruna mı yazacağım?

Puslu bir havada evinde otururken ablam yanına çağırdı, mutfağa. "Set Fire to The Rain" dinletti. O gün başımdan aşağı yağmur döküldü tutuşarak. O günden beri tutuşuyor muyum neyim bilmiyorum. Çocukların vardır böyle hayranlıkları. Kitap imzalatmak için sırada beklerken geçenlerde, önümdeki okurun yazara hayranlık ifadelerine şahit oldum interaktif imzada. Okur, yazara;

"Ben size çok hayranım, dedi. "
"Hayranlık kötüdür, hayran olmayınız, dedi" yazar.
Atıldım atik bir tavırla.
"Öyle demeyin, dedim. İnsan neyi severse çok sever."
"Öyle mi ,dedi " yazar
koskoca bir sessizlik...

Haykırdım içimden, sessiz. Ben sessiz diyalogların okuyucusuyum. Anlıyorum kendimi, en çok kendimi. O yüzden bilirim hayranlıklarımı. Siz zahmet etmeyin literatürdeki karşılığını da iyi biliyorum.

Çocuk gibi işte. Hiç sevmesem de çocuk olmayı...

Ne diyor Barış Bıçakçı;
"Hamile olmayan ama içinde çocuk taşıyanların" tavırları ve:

"Bizim büyük çaresizliğimiz sesimizin dışarıdaki çocuk sesleri arasında olmayışı" satırları.

Ve ben sevmesem de çocuk olmayı, şımarmaya çaresizce doyurduysa hayat...

Bunu niye  yazıyorum?
Çocuk tavırları için kocaman bir kadının. Konserlerinde bir çocuk gibi annesine seslenen, oturduğu yeri arayan, ona hibe ettiği paralarla gündeme düşen ve en önemlisi benim için ona bir aşk şarkısı "Love Song" u yazan bir kadının çocuk, anne olduktan sonra annelik üzerine bir albüm yapıp sıkıcı bulan bir kadının hal içindeki halleri için.

Seninle yalnızken;
Temizmişim gibi,
Bütünmüşüm gibi,
Yuvamdaymışım gibi,
Gençmişim gibi
hissediyorum

Albümü bekleyemedim içimden günlerdir tekrar ediyorum yazsam ne, yazmasam ne?

Sigara kokan ses tonundan ve bir video-klipten dünya çıkardım. Niye tırnaklarını bu kadar uzatıyordan, seçilen erkek figüranın ten rengine, yine aynı karakterin elinde "Himaye" yazan dövmeye kadar eşleştirmeye çalıştım. Çöp alemi rüyamda İngilizce ona ;

"Siz tanımasanız da beni, ben aşağı yukarı her şeyi biliyorum hakkınızda" ya ve sımsıkı bir kucaklaşmaya kadar( Bir de keşke müslüman olsanız dedim ). Kendi sözleriyle "Her şeyi, her zaman yaptığım ve hiç yapmamışım gibi makyajladım." Tabi kişisel eleştirilerimle süzdüğümde kısa filmi; bir ilişki gözlüğü arkasından, kişisel farklılıkların ilişkiye yansıması ve yoğun iletişimsizlik fark ediyorum. Kendini açıkladığı gibi;

 " Hayat bu."

 Otoriterlerin tınısını benzettiği "Someone Like You" için kendisinin ifade ettiği ses mühendisliği etkisi şüphesiz Hello da fark edilecek düzeyde. Çokça hazırlandığı bu albüm içinde eğlenceli parçaların da olduğunu, 5 muazzam parça hakkında konuşulduğunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Yeni açtığı instagram hesabından Adele, bu albüm ve 21 için bütün duygularını samimi olarak paylaştı zaten çarpıcı ifadelerle.  Makyaj albümü olarak kodladığı albümün 21. yüzyılın en çok satacak albümü olacağı dedikodular arasında. Bu sefer kim çekiyor albüme beni acaba derken içinden Phil Collins çıktı. Bir piano albümü olduğu kesin.  Siyah bir ekran ve tam sonbaharda sonbaharı yaşayan çok gizli Kanada'da çekilen bir tema, Adele'in isminin bile ekranda belirmemesi, diğer albümünün kalp kırıklıkları etiketini alması yanında yeni albümün kendini affetme albümü olarak nitelendirmesini de çok etkili tanıtım çalışmaları olarak buluyorum. Yönetmenin sır gibi sakladığı şarkı ne zaman ağlamasını istese işe yaramış. Bir kadın gibi işte. Kadın gibi. Gerçek gözyaşları. Sahtelik bulundurmayan kadınlık. Pek tabii anne olduktan sonra yoğun olarak maruz kaldığı Östorejenin onarıcı etkisin albüme yansımaları.

Beni daha çok etkileyen onu anlamaya çalışmak. Yüz ve el edebiyatına inanan biri olarak garip bir biçimde onu anladığıma, onun samimiyetine inanıyorum. Belki de müslüman olması isteğimin asıl kaynağı bu.

Giydiği kıyafetlerin onu daha kilolu göstermesini aldırmadan ve  sektöre inat daha da ve hep saklı giyinmesi dikkat çekiciydi benim için. Konuşmaya bir nefesle başlıyor olması diğer dikkat ettiğim konu. Konuşuyor diyorum çünkü; albüm yolun yarısı olarak nitelendiriliyor. Alışkanlıkla ilgili makalelere göz gezdirirken çalışmalarım dahilinde, alışkanlıkların davranışa dönüştürülmesi, nefes alma ve nefesi doğru kullanma alışkanlığı gözüme çarptı. İşte bu noktada derince yılları nefesledikten sonra  konuşmaya başladığı klibin 1:10 anı aklıma geldi. Nefesin içinde var olan koku. İlişkilerimizde, birbirimizi tanırken kokulardan bahsetmiyoruz ya da hatırladığımız kokuları sormuyoruz. Hatıralar olduğu için mı içinde? Ya da kokular kötü alışkanlıklarla kötü davranışlar mı öğretti bize? Adele de konuşma boyunca  sık sık havayı soluyor anılar için.

Bir de telefon etkisi var  hayatında. Fobik insanlar var malum. Bilim adamlarının bahsettiğine göre telefonla ilgili olumsuz anıları olan insanların telefon kullanmak istemediği hatta telefon sesinden oldukça rahatsız olduğu gerçeği. Hello da altın çizmek istediği bir gündemi var mutlaka  telefon ve iletişim ile ilgili. Gözlerinin altında oluşmaya başlayan çizgilerin vermek istediği mesajlara benzer. Make You Feel My Love da hissetmemiş miydik bu etkiyi? O şarkıyı da asıl sahibi Bob Dylon'dan da dinlemenizi tavsiye ederim yeri gelmişken.

Velhasıl.

Yazsam ne, yazmasam ne?

Yazdım işte. Belki uzattığı tırnaklarıyla daha uzun görünmesini istediği ellerini kendini savunurcasına kullandığı için hayata.

21 Eylül 2015 Pazartesi

ne diyim?



Geçen yolda gördüm birini
sana benzettim.

Kırktı seni en son gördüğüm
saçlarına o kadar ak düştü mü bilemedim.

Gömleğinin ütüsünü,
uzun ömürdür denilen
koca kulaklarına sabitlediğin gözlüğünü,
köşeyi dönüşünü,
bir daha seni göremeyişimi benzettim.

Kırktan önceki yıllarını benzettim.

Arka balkonda sigara içişini
karpuzu dilimiyle yiyişini
zerdali çekirdeğini taşla kırıp uzatışını
Menemenin biberini az doğrayışını
yüzüstü uzanmış kitaba bakışını
uzun yollarda
yolun uzunluğu kadar konuşuşunu
buradan yılan çıkar dikkat et deyişini
evden çıkınca
apartman merdivenlerinde ayakkabı bağcığını bağlayışını
koliler içinde Almanca kitabı arayışını
NTV radyo dinleyişini
ateşin çıkınca bir tomar anahtarı bana emanet edip
bir daha asla o kapıları bulamayışını
Çiftlikte
önünden tren geçerken
raylar önünde beklettiğin araba direksiyonunda
sen gittiğinden beri iyi baktığım ellerinden
sağ olanı
 sola doğru asilce  tutuşunu benzettim.

...

O kadar ak düşmemiştir dedim.