22 Şubat 2017 Çarşamba

Sesi


Örümcek ağlarını
Bulutlardan çekiştirince kopmayan bir çileden eğirip
çiçek renkleriyle kaynatılmış kazanda boyanmış yumaktan
gagalı şişlerle örülmüş  iplerle bağlayıp

genç şarkılar söylüyor

24 Ocak 2017 Salı

soru cümlesi

en son aynaya baktığımda içim söyledi
epeyce çirkinmişim.
neyi anlatsam zaten kaybedecekmiş olduğum da onlarmış

yıllar sonrasına gerek kalmadan geçen zaman içinde
sonrasına günahsız vardığım
öncesinde günahkar kaldığım gibi
olmuşluğu değişmiş biriymişim

hayvanları sahiplenmek yoktur yeryüzünde
kah onları
kah içleri
 kendilerine  sahip değillermiş gibi.

yoksulluktan daha büyük bir sır yoktur
mültecilerin alabora olmuş şişme vücutlarında
evsizlikten daha büyük bir su da

gözleri görmez olunca madem
 başka kataraktlara  mil çekmekten daha büyük bir haksızlık .



vicdansızlık sonunda ısırdığın dilini kesen dişlerinden kaçı gereklidir?
kaçı sökülmeli?

büyüdüğünde  sevdanın  yüreği olacak bir bebeğin kara gözleri
 kaç derece mavidir,
kaç mesafe uzak?


üzerine  yattığın rüya mıdır istiharede
olmasını istediğin kahrın mı?

pantolon askın ne kadar asılı tutar omuzlarında bir yükü

her şarkıda geçen
 kimsenin olamamış sen nasıl tutulur?

ya ayetlerden kelime toplamaktır yazmak
ya ilk emri okumak .

Kara bir toprak parçası mıdır,
 kış
 yoksa yüzün mü?
ya da peruk takan adamın alnına düşmüş utanç.





18 Ocak 2017 Çarşamba

Dizlerim çok kanıyor Allahım.

içre

en son aynaya baktığımda içim söyledi
epeyce çirkinmişim.

neyi anlatsam zaten kaybedecekmiş olduğum da onlarmış.

yıllar sonrasına gerek kalmadan geçen zaman içinde
olmuşluğu değişmiş biriymişim.

hayvanları sahiplenmek yoktur yeryüzünde,
içleri.

yoksulluktan daha büyük bir sır yoktur.
evsizlikten daha büyük bir su.

ve
gözleri görmeyen birinin gözlerine mil çekmekten daha büyük bir haksızlık da.


17 Ocak 2017 Salı

Cam

Temizlik bezlerinin hepsini  makineden çıkarttım. Hafif nemli oluyor ya, iyi oluyor toz alırken . Parmak izi, çamurlu yerlerden geçerken sokaktaki kedi köpeğin ve insanların  varlığını  toplayıp gelen çamur izi, havada oradan oraya uçuşurken kendinden habersiz kendini tutup getiren toz izi, hepsi hafif nemli bezle iyi siliniyor. Caddeden geçen arabaların can yakıcı ses izini silemiyor bezler işte.

Başladım camları silmeye. Mutfakta, yemeklerden çıkan buharla birleşince birbirlerine tutunup iyice yapışmışlar cama. Bir pencereye dost olur gibi.  

Siz hiç bir pencereye dost oldunuz mu?

Ben oldum.

Bu işe başladığım ilk yıllardı . İlk baktığım yaşlı teyze. Felç oldu. Aslında gündüz bakımım yetiyordu başta ona. Sabahları geliyor iki kap yemeğini yapıyor, ortalığı elektrikli süpürge ile süpürüyordum. Eski model bir Siemensti süpürgesi. Hortumu alacalı bir kumaşa benziyordu ve çok kalındı. Hortum eskidikçe çekiştirmekten ayrılan yerlerinden havaya toz püskürtür olmuş. Yaşlandıkça Teyze tozları alamaz olmuş, makineyi de kullanmaktan acze düşünce ve makine kendi kendini acizleyince beni bulmuşlar. Ben yapıyordum işlerini. Sonra birden felç geçirdi Teyze. Sütlaç yemiş ben markete gittiğimde. Evlatları gelecek diye yapmıştım sütlacı. Ben marketteyken telefon gelmiş. Kalp krizi geçirmiş oğlu. Gelini aramış. Ne yapacağını bilememiş. Mutfağa gidip sütlaç yemiş. Sonuç; eve geldiğimde hareketsiz yerde yatıyordu. Ambulans çağırdım, Gelinine haber verdim. Aynı üniversite  hastanesinde yattılar oğluyla. İkisi de birbirinden habersiz. Biri Kardiyoloji'de biri Noroloji'de. Tomografide karşılaşmışlar. Birbirleni görünce ortalık kıyamet.

Çok güzel kadındı Teyze. Muhacirdi. Eskiden ne canlar yakmışsındır sen demiş hemşire onu görünce. Zaten gözleri masmaviydi. Şifreyi çözmüştü yani. Gökyüzü, sevdikleri, hayat, parası, becerikliliği, anneliği hep mavidendi.

Karşılaşmışlar ya hastanede oğluyla ortalık bir çığlık bir kıyamet. Sonra kaybetti tek evladını. Kendisi de hiç düzelmedi sonra. Beş yıl yatılı ona baktım. Ayda bir gelini gelir, torunları getirir, "bana gelmek ister misin anne, diye" sorar az oturur giderdi. Çocukların yanına pek yaklaşmasına izin vermezdi. "Babaanneniz mikrop kapmasın üzerinizdeki tozdan, derdi."

Ah bu tozla, toprakla, çamurla başımıza gelen.

Çok yağmurlu bir gündü. Göçtü gitti Teyze.  Zor defnetmişler.  Ben gidemedim cenazeye. Birinin evde beklemesi lazım dediler. Zaten Gelin Hanım;

-Benim evim dar. Misafirler mezarlıktan sonra buraya gelsin. Sen de evde kal. Birkaç gün gelen gidene kapıyı açarsın, dedi.

Definden sonra geldiler çamurlu ayakkabılarıyla içeriye kadar girdiler. O gün de çok zor oldu çamurun izini çıkarmak. Kırmızı topraktır bizim buralar. Bereketlidir ya hem renginin de, tozunun da izi kalır .

O zamanlar çok baktım pencereden, uyurdu o genelde. İşler bitince de ben ahşap iskemle cekerdim pencere kenarına. Fark etmeden pencereyle dost olmuşum işte kendimce. Rüyamda bir gece pencereden dışarıyı seyrettiğimde fark ettim. Ne zamandır havanın aslını görmemişim, koklamamışım da sesini duymamışım. Evlenmedim ben hiç. Çocuk çoluk da yok tabi. Ömrüm tozlarla izlerle geçti. Bir pencereyi ve içeriye aldıklarını sevmişim. Arkasını gösteren camı sevmişim. Camın arkası sırça köşküm olmuş.

Bezlerin hepsini makinadan bir kovaya aldım. Yola bakan tarafta  camı silerken gözüme çarptı nakliye aracı. Apartmana biri taşınıyor. Yine 10 numarayadır. Bütün apartmanın işini ben yapıyorum. Kapıcı dairesinde işi karşılığı oturmama izin verdiler. Teyze öldükten sonra. Herkes çok severdi Teyzeyi. Çok da varlıklıydı. O öldükten sonra boşalttıkları evini kiraya veriyor Gelini. Gerisi apartmanda hep mülk sahibi zaten. Zengin olur  Aydınlılar. Bağ bahçe çok olur hepsinde. Soyadları Yağcı, Toprak, Dağ olur buraların insanının.

Boş o daire. 10 numaradan çıkanlar geçen yaz bağ evini temizliğine yardım için beni götürdükler. Ben de orada tanıdım Cemil'i . Yan bağ evinin bekçisiymiş. Biz arabayı boşaltırken yanımıza geldi. Beyim diyerek elini öptü bizim 10 numaranın sahibinin. Kontağı kapatıp,  direksiyonu  sabitlediğinde. Yan gözle bana baktı.

Bağ evini temizlemeye başladığımda çaydanlıkla çay getirdi bize. O, yaz kış kalıyormuş burada. Yaz çıkmadan incirlerin kurutulmasını, mahsulü falan anlattı bizim Beyefendiye.

Dizine kadar gelen plastik çizmeleri vardı ayağında. Sarı. Ona bakarken bardağın içindeki  cama karşı zıt bir kuvvetle kaşığı itercesine kuvvet uygulayan baş parmağı gözüme ilişti. Onun gözü de bana, sonra  ayaklarına bakıp çizmelerin tabanında yeni kalın bir tabaka oluşturan çamura...

"Kusura bakmayın, dedi."

Bana baktı .

-Kusura bakmayın. Çizmelerim çamurlu.

 Ben, dedim; toprağı, tozu, çamuru kusur olarak görmem.

İçimden söyledim.

Duymadı.

10 numara emekli olup bağ evine yerleşti bir ay sonra. Beni de yanlarına çağırıyorlar yardımcı olurmuşum onlara. Yatılı kalırmışım. Aman! dedim Hanımım. Bıktım toz, toprak çamurdan. İçinde olmaktansa temizlemeyi tercih ediyorum. Seviyorum cam silmeyi.



6 Aralık 2016 Salı

Famous Blue Raincoat

Thanks for the trouble you took from her eyes.

L.Cohen

Bu şarkıyı dinlerken kısıtlı erişimimle yazdıklarım:
09/12/2016



sigarasız bir balkon dumanı
öfkelenmemiş bir saç teli
bu ne dediğim
 bir çıkartma işleminde seyrelmiş bir sayı


adını hep duyduğum gidemediğim şehirler
şair olmadığını bildiğim
sözünü söylediğimde
şiirlerini benzettiğim kimsesizler


uzun sesli şarkılar
kaba deriden yapılmış
      incelememiş
üstünü örten saçların beyazladığı
                                         yanaklı kafatasları




çaresi bulunamamış söz düelloları örtüsüz




bu sefer çarıksız kalmış ayaklar
                    sığırların ördüğü derilerden





daha batmadan
ayın çıktığı  bir gündüzün gecesine geçerken
                                                            kararmamış güneş.


Uzağı  görüyorum
                          bir dağ başı orası.

Tepesinde,
hayal meyal
seçemediğim bir gözetleme kulesi.


o günden bu güne
içinde
kalplerine yerleştirilmiş adam asmacalarda
                                        dirayetlice kendilerini öldürdükleri
ölçüsü olmayan yargı biçimi
                               

                                               adı temiz




düzgüye uymayan
                 hayat çizgisi
kimsenin olmayan
görünen
hırsız hem
gelin neşesi hazırlanan

ve sadece rüzgar...
aslı intihar


Not: bu ben değilim. bu şiiri dinlerken sadece rüzgar hissediyorum. 






4 Kasım 2016 Cuma

sanki

Odamdayım.


Sabahın olmasını karşı koymasız kabul ettiğim, gecenin olmasını çocukların ellerinden kaçırırlarsa bir daha yakalayamayacaklarını bildikleri halde kendilerini ikna edemedikleri uçan balonun maviye  teslimiyetle sarılması gibi karanlığa teslim olduğum;  limon sarısı bir oda içindeyim.

 Benim odam.

Tembel bir renktir sarı sarmaladığı duvarlarda. Hazıra konmayı sever; çalışmayı, iş görmeyi, çaba göstermeyi sevmez de hemen kirleniverir bir kahra katlanamayınca. Bir kış sıyrılır mesela yanlarından; bir ise, bir dumanın kara lekesine bırakı verir gücünü. Sanki tutacak sahip çıkacakmış gibi kömürleşmiş tanecikler ona.

Odamın penceresi; iki kişinin yaşamını sürdürdüğü, yıkık dökük bir başına yükselen bir eve bakan bir odaya sahiplik yapıyor. Karşıdaki ev hayatta kalma çabası içinde. Çabası; tek katlı; koruyup gözeteni bulunmayan, üstlenilmemiş gibi.  Buna karşılık benim pencerem, uygun bir sahiplik çabası içinde biriymiş gibi, arka çıkıyormuş gibi. Sahip çıkıyor küçücük pencere koca odaya; gökyüzüne kaçmasın diye.

Geceleri ışığı yaktığımda odamda karşı evdeki iki kişiden birine denk gelirse bakışlarını çeviriyor. Ben perdeleri çekerken birbirimizi fark edersek hayat hikayesini biliyor gibi selamlaşıyoruz.  Her selamlaşmada yeni bir hayat hikayesi oluyor çünkü hayatlarımız, yeni hikayeler oluyor, yeni kelimeler duyuyormuşsun gibi geliyor başka tebessümlerde.

Kaç kelime olabilir ki bir insan?

Hepsi o kadar bir gülümsemeye sığıyor işte.

Kış aylarında hava erken karardığı için benim ışığımı açtığım vakitlerde ışık olmuyor onların evlerinde. İşten geç geldiklerini, evde olmadıklarını tahmin ediyorum. Bir ışık aydınlığında evin içinde odadan odaya, tuvalete falan geçerken görmüyorum. Bazen yüzler değişiyor evde, bekar evi gibi bence; kiracılar değişiyor ama sayı ve kadın yüzü olmamazlığı hiç değişmiyor evin. Hiç kadın yok. Herhalde yok. Kadın olup olmadığını o evde yaşamadığım sürece bilemem zaten. Zaten gerisi laf kalabalığına girer. 


Odamı tarif etmek istesem;  dökme, sert, yaşamayan betonlarından duvarlarını ve ona şahitlik eden masif gömme dolabın dile döktüklerini anlatmam gerekir. Tahtacıların ormandan çekip getirilirken  bir ısırık gibi çektiği acılar yüzünden inleyen sıkıştırılmış dolaplar üzerinde konuşmam gerekir.Oysa  hiç birini katmak istemiyorum odanın içine. Sadece penceresini ve kapısını bir de tavanını anlatmak isterim.

Hem her oda tavan arası değil midir? Tüm çabamızda tavan arası olan odaları çatı katına çevirmek.


Penceresi bir hırsızın oradan oraya atlamak istediğinde kolaylıkla işbirlikçisi olabilecek kadar alçak - bir hırsıza yardım ederse zaten alçaktır- üzerinde yabani otların yarı yıkık yerlerindeki çatlaklarından sıyrılıp çıktığı, uzun süredir iki tarafında sahiplenmediği için bir fırçayla kireç sürülüp badalanmadığı  bir duvarın  ayırdığı iki bahçe kadar mesafe olan bir eve ve yerden göğe bakan bir aralık. Birbirinden haberi olmayan bir çift kanat, kanatlar arasında açılmayan bir gövdeydi pencere.

Konuşmayı sevmeyen bir kadın gibi.

Oldukça kalın buzlu bir camı vardı odam kapısının. Uzun süredir canımı yakmak için gözüme kestirdiğim; kalınlığını elimi geçirerek ölçtüğüm, kalınlığı ölçüsünde derimi inceltip kırılınca tendonlarımı yırtan, beni hiç görmediğim ama yıllardır içimde her biri bir et parçasına saplı, birbirinden habersiz kemiklerimden biri kemiğimle tanıştıran, odanın içi görünmesin diye buzlanmış, dışarıdan bakan  birinin sarhoş pantomim sanatçısını andıran, komik aynalara tutulmuşçasına bir yüz ve bel üstü görüntüsü.  Kocaman bir burun ve çarpık, şişko bir vücut, dağınık saçlar ve renkli normal dışı gölgesi.

Uyanığım.

Bu sabah etim acıyarak uyandırdı beni.  Sağ ayak başparmağımdı beni uyandıran. Tırnağım kıskıvrak bir manevra ile bir sarmala dönüşmüş ve tek kollu bir çolak gibi diğer kolunun öcünü alırcasına etime dolanmıştı.Tırnağım etime batmış ben uyurken saldırıya geçmiş, uzun süren bir mücadeleyi kaybeden ben olmuştum. Yüreğime merhametinden canım ona duyurmamıştı acıyı. Acıyı bana salmıştı, canım cayır cayır yanıyordu. Topuğuma basarak banyoya kadar gidip havluların ve tüm banyo malzemelerinin olduğu beyaz banyo dolabından  bir parça pamuk aldım. Ayak tırnağımı işaret parmağımın tırnağıyla kaldırıp, pamuğu etim ve ayak tırnağım arasına sıkıştırıp tek kollu birine benzeyen acının  da canını kestim. Bunu nasıl başardım aslında bilmiyorum. Parmak uçlarım bitmek üzere olan sigaranın izmaritinin kahrını çekmekten yanmaya alışıktı demek, kahrolmuştu çok içlenmişti de artık acıyı hissetmiyordu.

Parmaklarında dili vardı aslında. İşaret parmağı mesafeleri ölçer, özlemin mesafesini ölçer. Uzun zamandır kimseyi özlememişim demek yitirmiş duyarlılığını.  İşaret parmağımın dili yanmıştı demek sigaranın filtresine kadar gelen ateşinden.

Sokak köpekleri ne yapar ki tırnakları batınca?



Bir köpek gibi yaşadığım şu dünyada     
önüme konmuş pis,
 kuru,
kararıp odunlaşmış kısmetimi yiyorum.
Hissetmiyorum mu zannediyorsunuz,
Anlamıyor muyum olan biteni?
köpek gibi...
köpek kadar...
ve
gözleri...

koklayıp içime çektiklerim
çok eskiden başını beklediğim koyunlar ve intiharları


Bir derviş var yıllar önce bir kitapta rastladığım.
nefsinden
bedeninden çıkıp
benden belki
belki bedenimden
artıksızlıktan
önüne atsanız yemeyeceklerinden
çanaklaşmış
içine sığmadığı bir kaptan yiyor.

Şeytan'a ve nefsime bile saygı duyuyorum açlık içinde.
silah arkadaşlığı olmadan
görevi başında asker gibi ikisi de.
Kapkara bir köpek.
bidar.

isim yapmış,
ismim çıkmış,
ama bir ad almamışım.
Cennetle müjdelenmişlikler listesinde duyulmuşum da
 yayılmışım dilden dile



Sıcak kadar kaynamış kanım insanlara
kabuğum kızılyara bağlamış
ondan çürüklerim görünmüyor


yavaşlattım kemirdiğim etleri
yorgunum
Hz. Ali'nin bahsi gibi
bedeni yorulup sıra ruhuna gelince
onu yoran.






Zincirle boğazımdan bağlıyım.
Şimdi bir mola yerini bekliyorum,
koruyorsun da diyorlar.
sıdkımı ölçtüler bununla.
Çalmakla suçlanıyorum.
Yalan söylemedim oysa
şaka yapmıştım.



Özgür olsam keşke...
Hz. Hatice kadar sevdalı bir de.

Susuyorum.
susarsam rüyalarımı göremezsiniz.
bir kaptan başka kaba aktarılmaz ki düşler.

Siz anlıyor musunuz gözlerimi?